İlk ataması Malatya'nın Pütürge ilçesinin Kayadere köyüne yapılmıştı. Gittiği bu köyde yol yok, elektrik yok ve belkide Malatya'nın en mahrum köyüydü. Zaten oraya atanan ilk imam da kendisi idi. Çok geçmeden köyde çocuklara Kur'an öğretmeye başlıyor ve kısa zamanda camiyi köyün çocuklarıyla dolduruyordu.

Bir gün Kur'an'a geçen bir öğrencisinin babası, hocaya vermek için bir keçi getiriyor. Meğer o köyde Kur'an'a yeni geçmiş kişiler için, öğretenlere bir keçi verilmesi adettenmiş.

Hoca orada bir İslam davetçisinin vakarıyla; "Ben buraya çobanlık yapmaya gelmedim. Cenab-ı Allah'ın bana ikram ettiği ilmi öğretmeye geldim. Siz çocuklarınızı bana göndermekle en büyük hediyeyi verdiniz" diyerek sadece Allah'ın lütfuna talip olduğunun idrakiyle adeta bizlere ders veriyordu.

Şayet o, bunun dünyalık karşılığını isteseydi belki de zamanla büyük bir sürüye sahip olacaktı. Lakin onun sadece bir derdi vardı o da, insanları Rabbinin yoluna çağırmaktı.

Ramazan Hoca, henüz bu camide görev yapıyorken karlı bir kış gününde babası vefat ediyor. Görev yaptığı yerin iletişim kaynaklarından yoksun olması sebebiyle bu ölüm haberini tam dört gün sonra üniversiteye kayıt yapmak için gittiği şehirde öğreniyor...!

"Bir insanın dava adamı olması için ölümle dost olması gerekiyor. Ölümle dost olmayanlar, ölümü hep ertelemek isteyenler gerçek bir dava adamı olamazlar" diyen Ramazan Hoca, artık teslim olmuşluğun ve razı olmuşluğun huzuru içerisinde 78'li yılların kavgaları arasında, Zaviye Mahallesi Camisinde görevine devam ediyor. Bu arada imam-hatiplik görevinin yanında 1982 yılında mezun olacağı İnönü Üniversitesi İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'ne de devam ediyordu.

Zaviye Mahallesi Camisinde görevine devam ediyorken, hutbe ve vaazlarından rahatsız olanlardan dolayı Paşaköşkü Camisine tayin ediliyor. Görev yaptığı bu yerin marjinal sol ideolojinin merkezi olması hasebiyle sıkıntılı günler içerisindeydi. Nitekim bir gece yatsı namazı çıkışı cemaatin üzerine ateş ediliyor ve bu saldırıda cemaatinden bir kişi şehit oluyordu.

Bu olaydan sonra Tekmezar Camisine tayin oldu. Burada da görevine devam ediyordu ki, 12 Eylül Askeri darbesi oldu. Fikrin hapis, düşüncenin tutsak olduğu bir dönemde büyük baskılar her tarafı sarmıştı. Böyle bir hengamede artık sıra askerliğe gelmişti. Askerliğini Bolu Askerlik Şubesi'nde Yedek Subay olarak yapan Ramazan Hoca, en yoğun okumalarını da bu dönemde yapmıştı.

Şu Allah'ın hikmetine bakın ki baskının ve yasakçılığın kol gezdiği bir dönemde, bu baskı ve yasağın merkezi konumunda olan bir kurumda fikirsel derinliğini inşa edecek okumalar yapıyordu. Elbette bu "istediğini istediği yerde yapmaya muktedir" olan El-Kadir'in iradesinden başka bir şey değildi. Hem o değil midir ki Musa(as)'yı, Firavun'un sarayında rızıklandıran Er-Rezzak! Evet, kim imkan ararsa Allah için hiçbir imkansızlık yoktur!!!

Yaş 32 olmuştu. Gençlik hareketlerinin içinde yoğun bir tempodan dolayı evlilik düşüncesine ancak bu yaşta sıra gelmişti. Gerçi o "evlenirsem evcilleşirmiyim" düşüncesindeyken, Annesi; "Allah'ım, Ramazan'ın evliliğini görmeden canımı alma" diye dua ediyordu. O da, annesini üzmemek için o yoğunluğun içinde evlenmeye karar veriyordu.

Evlilik onun davet temposunu düşürmedi. Bilakis davete ve adanmışlığa olan bağını daha da güçlendirmişti. Herkes dünyevi ticaretlere atılırken O, Allah'ın ticari teklifine koşmuştu. "Bir kişinin hidayetine vesile olmak, üzerine güneşin doğduğu herşeyden hayırlıdır" gerçeği onun ticari düşüncesini Allah'a yöneltiyordu...!

O, bütün alimlerin ve cemaatlerin açılarından faydalanmış, böylece geniş bir ufka sahip olmuştu. Etrafına duvar ören, yalnızlaşan, bakışı dar bir düşünceyi asla yeğlemedi. Bir keresinde risalelerle meşgul olan biri; "siz Bediüzzaman külliyatını okudunuz mu" sorusunu yöneltince O; "Bediüzzaman külliyatı en iyi cezaevinde okunur" deyip, Üstat Said Nursi'nin nasıl bir ruhla cezaevlerinde yazdığını, yine o ruhla cezaevinde okuduğunu söylüyordu.

Derken davet metodu çeşitleniyordu. Sözün ve sohbetin üzerine şekillenmiş doğu kültürünün yanında, yazı üzerine şekillenen batı perspektifini de kullanmak gerekiyordu. Doğru ya! "İlmin afeti yazmamaktı" değil mi?

Böylece hoca, ilk yazısını 40 yaşında Değişim Dergisi'nde yayımlamaya başladı. Kimileri soru sormak için, kimileri de cevap vermek için yazardı. O ise, şüpheleri gidermek ve cevap vermek için yazdığını ifade ediyordu. Yine o, insanlara birşey vermeyecekse yazı yazmanın, kitap neşretmenin insanların zamanlarından çalmak olduğunu, bunun ise israf olup, bir kul hakkı olduğunu söylüyordu. Doğru ya "asla kelime israfı yapmamalıydı" insan!!!

Derken zaman kapkaranlık bir ana gelmişti artık. Elbette zamana hükmeden Allah'ın, sıkıp-daraltması, açıp-ferahlandırması içindi. Kabz'ın hali Bast'ın tecellisi içindir. Hem El-Kabid tek başına telaffuz edilemezdi zaten. Bilakis telaffuzun tamamlanması için El-Basit'in eklenerek zikredilmesi gerekiyordu. O halde kulunu yüceltmek ve kendine yükseltmek için Rabbin sıkmalarına/daraltmalarına sabretmekten başka çare yoktu.

Devamı yarın…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.