Şubat soğukları esiyordu yurdun her tarafında. Batılın, bırakın hakkın sesine görüntüsüne bile tahammülü yoktu. Elbette Batıl, büyük oyunlar ve bu oyunlarını sahneleyecek geniş kritikler yapmıştı. Müslümanların sesini kısmak, hareket edemeyecek felçli bir hale getirmek için kirli senaryolarını oynuyorlardı. Bunun için pilot bir yer seçilmeliydi ama neresi? 

Elbette bu yer; halkının muhalif olması, sistem eleştirisi noktasında bilinçli müslümanların yoğun olduğu Malatya olacaktı. Yani onlar için aktif bir aktördü Malatya. Doğru ya; sosyal, kültürel, fikirsel alanlarda Malatya hep önemli ve önde olmuştur. 

Ve, Malatya'nın üzerinden tüm Türkiye'de psikolojik bir savaş veriyorlardı. Tüm Türkiye'de başörtüsü olaylarında gözaltına alınanlar sadece bir karakol ifadesiyle sonuçlanırken, Malatya'da kenarda duranlar bile idamla yargılandı. Dedim ya; Malatya, tüm Türkiye'ye izletilen açık bir sinema idi. 

Aslında küfür nasıl tek bir milletse zihniyeti de birdi. Tıpkı Hafız Esad'ın, Hama üzerinden Suriye'ye; Saddam'ın, Halepçe üzerinden Kürtler'e; Amerika'nın, Felluce üzerinden Irak'a ve Sırpların, Serebranitsa üzerinden tüm Bosna müslümanlarını sindirmek istemesi gibi, 28 Şubat zihniyeti ise Malatya üzerinden tüm Türkiye'yi dizayn etmek istiyordu.

Artık sıra Medrese-i Yusufiye'ye gelmişti. Malatya'da binlerce kişi gözaltına alınmış, bir çok tutuklama yapılmış, idamla yargılananların sayısı ise hayli yüksekti. İnsanlık dışı işkencelerin yapıldığı bu karanlık zindanlarda ağır bir bedel ödüyordu Malatya Müslümanları!!!

Bu süreçte Ramazan Hoca ve arkadaşları için cezaevi yılları hayatının en önemli anlarının yaşandığı dönemlerdi. Kendi ifadesiyle; "başörtülü kızlar ağır bir bedel öderken benim cezaevinde olmamam, hayatım boyunca bana bir acı olarak kalırdı" ifadesi, ilahi kadere teslimiyetin bir ifadesini ortaya koymuyor muydu? 

Hukuk ise sadece hukuk uygulayıcılarının ideolojik tercihlerinden başka birşey değildi. Gerçi ideolojik gayelerle işletilen hukuk Ramazan Hoca ve arkadaşlarının umurlarında bile değildi. Onlar hep; "Umulur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı, sevdiğiniz bir şeyde de sizin için şer olabilir. Siz bilmezsiniz lakin Allah bilir"(2:216) ayetini düşünüyorlardı. Bu sebeple ye'se gerek olmadığını, Allah'ın takdirinin herşeyin üzerinde olduğu idrakiyle kendilerini Allah'a teslim etmişlerdi. 

Gerçekten de kitap okuma, Arapça'da derinleşme ve dil konusunda, cezaevi çok güzel bir ortam ve fırsat olup adeta bir medrese olmuştu. Nitekim bir arkadaşı ona; "Hocam korkarım ki bu keyif ve saltanat bize kalmaz" diyerek bu gerçekliği ifade ediyordu.

Kendi kendine düşünüyordu. "Yarabbi, insan zindanda nasıl mutlu ve huzurlu olabilir ki" diye. Evet, Allah'ın gösterdiği yolda yürüyenlerin üzerinde asla bir korku ve üzüntü olamazdı. Bu Allah'ın kitapta has kullarına vaad ettiği bir söz idi. Yine O; "Yarabbi, sana şükürler olsun ki bu suçla suçlanarak buraya girdim" diye arzı endam ederek, şerefli bir duruşun şükür tesbihlerini çekiyordu.

15 ay cezaevinden sonra ilahi takdir ona İstanbul'u gösteriyordu. Vakit hicret vaktiydi. Çünkü cezaevinden sonra bile Malatya'da kendisine nefes aldırılmıyordu. İstihbarat adım adım peşindeydi. Artık Malatya'da islami sorumlulukları ve çalışmaları yapacak bir zemin kalmamıştı. Oysa hicret bir genişlik ve ferahlıktı. Ve kendi ifadesiyle; "İstanbul'a gidince arzın ne kadar da geniş olduğunu farkettim" diyerek, böylece hicretin her zaman bir rahmet olduğunu itiraf ediyordu. Artık İstanbul ile beraber çok geniş ufuklara ve açılımlara yönelme vakti gelmişti...!

Devamı yarın…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.