Size bir şey söyleyeyim mi? 

Belki söyleyeceklerim biraz umutsuz bir tablo ortaya çıkarabilir. Lakin unutmamak gerekir ki, umut gerçeği gördüğümüz gün başlayacaktır.

Hani bu İsrail'e karşı boykot falan yapalım diyoruz ya!

İnanın sorun bundan çok daha büyük. Tamam, elbette bu boykot olsun, ihmal edilmesin, bu doğru. Fakat çözüm bu değil, hatta hiç değil. 

Yapılan araştırmalara göre "Yahudi mallarını boykot edelim" gündemlerinin yoğun olduğu zamanlardan kısa bir süre sonra, tam tersi bir durum ortaya çıktığı görülmüştür. Yani Yahudi mallarının kullanımı daha çok artmıştır. 

Bu şundan kaynaklanıyor:

Örneğin Coca-Cola'ya yapılan boykottan sonra alternatif ürün olarak yerli üretimler tercih edilmiştir. Kısa bir müddet sonra bu yerli üretimler terk edilmiş ve yeniden Coca-Cola'ya dönüş yapılmıştır. Hatta bu sefer daha fazla tüketilmeye başlanmıştır. 

Sebep ise şu:

Coca-Cola'nın içinde bağımlılık yapan maddeler var. Bu bağımlılığa müptela olmuş kişiler, dini ve vicdani hassasiyetleri gereği boykot ederek alternatif ürün tüketmeye başladıklarında, Coca-Cola'dan aldıkları hazzı ve kaliteyi bulamadıklarından, kısa süre sonra tekrar Coca-Cola'ya dönüş yapmışlardır. Çünkü vücut onu istiyor ve başka ürün de bu isteği karşılamıyor. 

Aynı şey diğer bütün ürünlerde de böyledir. Ya kalitesinden ya da alınan haz ve bağımlılıktan dolayı bir müddet sonra tekrar bu Yahudi mallarına dönüş olmaktadır. Üstelik bu sefer tüketimi hem daha fazla hem de daha bir süreklice oluyor. 

Çünkü biz aynı kalitede ya da yerini dolduracak sağlıklı hazlar üretemiyoruz. Kalitesizlik, mallarımızdan tutun da hayatımızın her yanını kuşatmıştır. Hem ürettiklerimiz onların kalitesinde değil, hem de iş ve ticari ahlakımız onlardan daha iyi konumda değil. Kendi markamızı ortaya koyamadığımız gibi, bunun ahlaki boyutunu da oluşturamıyoruz. 

Haydi, hodri meydan diyelim. İstisnaları olmakla beraber, Müslüman dediğimiz iş adamlarının yanında çalışan işçilerle, Yahudi dediğimiz veyahutsa laik, seküler zihniyette olanların yanlarında çalışan işçileri; maaş, işçi hakları, sosyal haklar, düzen, intizam, memnuniyet açısından bir karşılaştırın derim. Tüsiad'çılar ile Müsiad’çıların yanlarında çalışanlar üzerinde bahsettiğimiz kavramlar üzerinden bir anket yapılsa, ne denli sonuçlar ortaya çıkar biliyor musunuz? 

Tamam, belki son yıllarda kendi markamızı ortaya koyma noktasında bazı gayretler var, bunun farkındayız. Lakin bu hem eksik hemde aynı kalitede değil. 

Bunun için diyorum ki sorun sadece boykot veya elçileri kovmak gibi eylemlerle giderilmiyor. 

Elbette bunlar önemsizdir demiyorum. Sonuçta insan yapabilecekleri kadar sorumludur. Gücünün değil, safının belli olması gerekir. Nice az bir güç sahibi topluluk, nice çok güç sahibi toplulukları Allah'ın yardımıyla yenmiştir. Bunların hepsi doğru. 

Fakat bu kural, Allah'a tümüyle teslim olmuş bir topluluk için geçerli değil miydi? Yani Allah'ın yardımı, şiddetle ihtiyaç duyduğu halde, sırf Allah öyle istiyor diye "bir avuç su" ile sabredip, meydana çıkanlar için geçerli değil midir? Burayı iyi anlamamız gerekiyor..! 

O halde ne yapmamız gerekiyor derseniz şunları iyi düşünün derim:

- Popülizmi bırakmamız gerekiyor. Duygusallıkların, gerçeklerin yerine geçmediğini artık anlamamız gerekiyor. Nostalji ve romantizmler içinde, içe ve geçmişine kapanan bir anlayış ile dünyaya entegre olamayız. 

-Tarihimizdeki başarı ve başarısızlıklar üzerinden ders ve ödevler çıkaracağımıza, kahramanlıklar ve edebiyatlar peşindeyiz. Bunun ise genlerimize bencil bir anlayışın yerleşmesinden başka bir etkisi yok.

- Bizim özelde İslam âlemini, genelde de tüm insanlığı kuşatacak siyasetnamelerimizin olması gerekiyor. 

- Kuran’ı Kerim'den bir dünya görüşü perspektifi ortaya çıkarmamız lazım. Elbette tarihi süreç içerisinde bu perspektifi ortaya koyan düşünürlerimiz olmuştur. Lakin bunlar kurumsallaşmamış ve bir devlet politikasına dönüşmemiştir.

- Yahudiler 20.YY'ın ikinci yarısına kadar bizden daha kötü idiler. Bu 70 yıllık süreçte Yahudiler dünya ölçeğinde düşünürler, filozoflar, tarihçiler, sanatkarlar yetiştirip, insanların bilinçlerine hükmetmeyi başardılar.

- İslam dünyasında ise entelektüel, kültürel, sanatsal ve kamusal meşruiyet yoktur. Sadece karizmatik meşruiyet vardır. Şu an dünya çapında, bilinçlere hükmedecek tek bir entelektüelimiz, filozofumuz ve kamusalımız yoktur.

- Eğer biz İslami tercihlerimizi bilinç üzerine inşa etseydik, bugün islam dünyasının başına bunlar gelmeyecekti. Fakat kafasını kiraya, popülizme ve duygusallıklara teslim eden bir topluluk bu bilince ulaşamayacaktır.

- Ortaya bir çözüm koyamayan sayısız anlayışlar var. Doğrusu nasıl bir mantıkla oluyorsa, bu tür anlayışlar çok büyük kalabalıkları kendilerine bağlıyorlar. 

- İslam dünyasının en büyük düşmanı emperyalistler değil, cehalettir. Cehaletin yoğun olduğu toplumlar ise dünya gerçeklerini göremezler. Politikalar geliştiremezler. 

- Hamaset siyasetini bırakmamız gerekiyor. Bir ülkede hamaset devlet eliyle yükseltiliyorsa orada düşünce ve anlayış yok olur.

- Bizim geleneğimizde yüzeysellik vardır. Derinlere inecek bir perspektif inşa edemiyoruz. Yani kuklacıyı değil kuklayı hedef alıyoruz. 

- Büyük fikirler ortaya koymamız gerekiyor. Fakat gelin görün ki, sadece büyük ve şık camiler yapmakla meşgulüz. 

- İslam, dünya kaynaklarının adil bir şekilde paylaşımını tavsiye ediyor. Güçlünün zayıfı korumasını, açlıkla mücadeleyi, adalet ve merhamet ile muameleyi öngörür. İnanç genlerimizde bu erdemler vardı, yine var. Sadece bunu teorikten pratiğe geçirecek işleri ortaya koymalıyız. 

- Ahlakın yerine güç pragmatizmi, halkların yerini ise ulus devlet anlayışı almıştır. Madem ümmet diyoruz, o halde ulus ve ulusçuluk kavramlarını terk edip tüm renkleri kapsayan bir dil inşa etmemiz gerekiyor. Çünkü kurucu unsurlar milliyetçi olamaz, bilakis toparlayıcı olmalıdır. 

- Zihinsel kuşatılmışlıklar içindeyiz. İslam'ın siyasi, ekonomik, kültürel ve sanatsal öngörüleri hakkında bırakın bilinçlere hükmedecek eserleri, neredeyse kimsenin bu noktada düşünsel bir çaba, gayret ve fikri de yoktur. İslam’ı namaz, dua ve belli bir takım ibadetlerden ibaret sayıyoruz.

Bütün bu acizliklerimiz ve geri kalmışlığımıza rağmen şunu da takdir edeyim ki, tüm İslam ülkeleri içinde bu perspektifleri inşa etme potansiyeli sadece Türkiye'de vardır. O halde millet olarak sorumluluğumuz çok fazladır. Yöneticilerden tutun da avama kadar bu sorumluluğu ortaya koyacak bilinci inşa etmemiz gerekiyor. Gerisi mi, çok değil her yüzyılın başında cesur bir lider gelir, bağırır, çağırır, sonrasında ise aynı zillete devam eder gideriz. Unutmayalım ki; Allah, bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe asla değiştirici değildir.
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner156

banner155