Büyük mütefekkir Mevlana hazretleri der ki; “Siz rızık olarak ekmeği biliyorsunuz. Ama esas rızık bilgi, görgü ve hikmettir. Ekmeğe şükrediyorsunuz ama bilgiye şükretmiyorsunuz”

Hep bu yönünü bilmez miyiz rızkın… Rabbimizin yememize içmemize ve barınmamıza kısaca maddi ihtiyaçlarımıza verdiği nimetler. Oysa insan için bunlar kadar ve hatta bunlardan daha değerli ruhunu besleyecek gıdalara ihtiyacı vardır. Bilgiye görgüye ve hikmete…

Çünkü insan zorluklar içerinde yaratılmıştır. Bu zorluklara katlanabilmesi için ruhunun sağlam yaşamdan zevk alabilecek bir seviyeye ulaşması gerekir. Bu zevke de ancak hakikatin bilgisine ulaşanlar erişebilir. “Hakikat”  bizzat rabbimizin Kur’an-ı Kerim’de ifade ettiği bir kelimedir.Yani varlığın ve yaşamın bilgisidir. “ Biz bu kitabı sana gerçeğin (hakikatin) bilgisi olarak indirdik” (Zümer 39/2) der Rabbimiz. Bizi bu bilgiyi öğrenmeye çağırır. Bizim ise bundan başka her türlü bilgiyle olan meşguliyetimiz kendini bilmeden yaptığımız okumaların ötesine geçmez.

Mevlanayla başladık Mesnevi’de geçen bir hikâyeyle devam edelim: Hikâyenin adı; Nahivciyle gemicinin hikâyesi. (Nahivci; Arapça dilbilgisini bilen kişidir) Nahivci bir gemiye binmiş gidiyorken gemiciye böbürlenerek sorar: “Ey Gemici sen nahiv bilgisine sahip misin?” Gemici mahcup cevap verir: “Bilmem ki efendim nahiv de nedir?”  “Ya” der Nahivci “ vah vah ömrünün yarısı boşa gitmiş desene”.  Derken aradan geçen bir zaman sonra fırtına çıkar ve gemi bir girdabın ortasında kalır.Bu sefer gemici korkudan titreyen bu yolcusuna sorar: “ efendim yüzme bilir misiniz?”  “hayır” der korkuyla beriki. Gemici son sözü söyler “ bu fırtından kurtuluşumuz yok! vah vah desenize ömrünüzün tamamı hiçe gitti”

Ve Mevlana hikâyenin sonunda mesajını verir: “Ey bilgisiyle böbürlenen insan keşke nahiv ilmi yerine mahiv ilmini öğrenseydin.(Mahiv yokluktur. Benlikten ve nefsin arzularından kurtulmaktır).Eğer sen nefsinin ve arzularının kontrolünü öğrenemediysen, benliğin diriyse kendini denizin dibinde bulursun. Yok eğer arzularını ve benliğini öldürmüşsen deniz seni taşır ona batmazsın. Hakikatin bilgisine ulaşmışsan sırlar denizine batmazsın, Rabbinin gönlünde yer bulursun”

Evet; makbul bilgi; önce yaratıcının, kâinatın ve kendinin bilgisine sahip olmaktır. Bu bilgiyi bize ulaştıran rabbimize devamlı şükrederek bilgiyi artırabiliriz. Çünkü Rabbimiz bunu emrediyor: “ Şükrederseniz size olan nimetimi artırırım”. (İbrahim, 14/7) Peki bilgiye nasıl şükredebiliriz ki?

Kötünün bizi etkilemesine izin vermeyerek… İçinde hakikat barındırmayan bilginin peşinden koşmayarak… Buradan başlayabiliriz kanaatimce. Çünkü şeytanın hilelerinden biri de iyiymiş gibi gösterdiği kötü davranışlardır. Toplumun çoğunun önemsemediği ve yanlış görmediği ama apaçık bir şekilde dinimizin ortaya çıkardığı kötülükler. Bunlara karşı en ufak bir taviz vermeden karşı durmak zorundayız. Onların aldatıcı cazibeli görüntüsüne kapılmadan… Mevlana’nın dediği gibi onlar (kötüler) badem helvasının içine sarımsak koyarak sunarlar. Farkına varmadan kötüyü iyiymiş gibi algılayabiliriz.  Bizi aldatanların hilelerine karşı uyanık olmak zorundayız. Burada bize yardımcı olacak şey ise vicdanımızdır. İyiymiş gibi gördüğümüz şeyler hakikatte kötüyse insanın vicdanı bundan rahatsız olacaktır.

Yine Müslüman kardeşlerimizle birlikte iyiliği yayarak, onlarla dostluk kurarak şükrümüzü eda edebiliriz. Dinimiz bize birlikte hareket etmeyi emreder. Fatiha suresinde bile Rabbimizin öğrettiği “yalnız sana ibadet eder ve yalnız senden yardım dileriz” duasında da buna işaret vardır. Ben değil biz olabilmek. Önemli olan benim bilgili görgülü olmam değil bizim bilgili ve görgülü olmamızdır. Zira  “ben”lik insanı hasede götürür.Hasedise  insanın kurdudur onu yer bitirir.  Kendi yeteneği, bilgisi ve görgüsünü diğerlerinden üstün gören insanda hased duygusu gelişir.Dünyada tek başına yürüyen hiçbir insan başarılı bir hikâyenin sahibi değildir.Dostlarının bilgilerini, görgülerini, güzelliklerini ve   yeteneklerini takdir etmeyen; devamlı surette kusurlarını gören, onunla birlikte hareket etmeyen insanlar asla iyiliğe doğru evrilemezler.. Oysa biz bu dünyayabirlikte iyiliği yaymak ve kötülükten alıkoymak için gelmiş bir topluluğuz.(Ali İmran 104) Nefsimizin tek başına hareket etme isteğine gem vurmak zorundayız.

Sözlerimizi Sultan-ı Şuara Necip Fazıl Kısakürek’in şu dizeleriyle bitirelim.

Diz çök ey zorlu nefis, önümde diz çök! / Heybem hayat dolu deste ve yumak

Sen, bütün dalların birleştiği kök; / Biricik meselem, Sonsuza varmak…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.