Fıkıh Arapça bir kelimedir. Bir şeyi, bir konuyu, bir mesajı iyice kavramak, idrak etmek, derinliğine anlamak, inceliklerine vakıf olmaktır. Fıkıh kavramı, Selef-i salihin döneminde ifade ettiği anlamından daha başka bazı kavramlar gibi bilahare saptırılarak sadece ibadet ve muamelatla ilgili fer'î meseleleri, müctehidler arasındaki ihtilaflı konuları, bazen de henüz vuku bulmamış farazi meseleleri çözmekle meşgul olmak, bu meselelerin ince illetlerini bulmaya çalışarak bunlar hakkında bir yığın fikir üretip çok söz söylemek fıkıh olarak algılandı. Oysaki Ebu Hanife hazretlerinin de "fıkıh" kavramına yapmış olduğu şu tariften anlaşıldığı üzere, Fıkıh: "nefsin (insanın) kendi lehinde ve aleyhinde olan şeyleri bilmesidir" diye tarif etmiştir. Bu itibarla fıkıh, sadece ameli hükümler diyebileceğimiz namaz, oruç, zekât, hacc ve muamelatla ilgili hükümleri bilmek değildir.Bunlarla birlikte  aynı zamanda O, İslamın temeli olan akide ve tevhidi, ebedi saadet yolunu, nefsin afeti olan kibir, haset, ucup (kendini beğenme), cimrilik gibi çirkin huyların zararlarını gösteren takvayı, dünyanın fani olduğunu, ahiret nimetlerinin sürekli ve sonsuz olduğunu vurgulayan Kur’ani ve nebevi nassları kavramaktır. Bir şeyin iç yüzünü anlama manasına gelen "fıkıh" kavramını, şöyle bir misal ile fıkhetmek mümkün olur kanısındayım.

Trafikten anlamayan bir adam, trafik işaretlerine levhalarına baktığı zaman onu sadece bir teneke parçasından ibaret olduğunu, başka bir anlamı olmadığını, hatta yolun kenarında dikilmesi yolculara zarar vereceğini düşünebilir. Ama trafikten anlayan (onun fıkhını yapmış) adam, onun bir teneke parçasından öte yolcuların, taşıtların selamet ve huzur içinde geliş-gidişlerini sağlayan bir işaret, yol gösteren bir rehber olduğunu anlar.


     Fıkıh insanların dinlerini iyi anlamalarını,  gereği gibi Allah'a kulluk etme imkânını sağlayan bilgi demektir. Fıkıh, yüce Allah'a muhabbetle, şükürle, kalb ve kalıbıyla yönelerek ibadet etmeyi hedefler. Merasim, şekilcilik, kalıp ve robot görüntüde bir ibadet anlayışını reddeder. Fıkıh insanları sadece fiziksel boyutda, şeklî bir ibadete değil; ibadetin özüne, ruhuna, mana ve mefhumuna yöneltir. Bir şeyin ilmî olmasıyla fıkhî olması arasında fark vardır. Fıkıh anlam yönünden ilimden daha üstün, daha derin bir mana taşımaktadır. İlim bir ceset mesabesinde ise, fıkıh onun ruhudur. İki kavram arasındaki nüansı belirtmek için şöyle bir tasvir yapmak mümkündür: İlmin menba-ı akıldır, başdır. Fıkhın menbaı ise bunların ötesinde kalbdir, ruhdur. Allah Rasûlü(s.a.v.), hayrı elde etmeyi kupkuru zahirî bir ilme değil, dinde fıkıh sahibi olmaya bağlayarak şöyle buyurduğu rivayet edilir: "Allah kime bir hayır vermesini dilerse onu dinde fakih kılar."
      Yani dini gerçek veçhesiyle, Allah'ın kendisinden istediği bir biçimde öğrenir. Birçok insanlar var ki, dinim İslâm’dır der, fakat dini fıkh etmediği için İslâm'dan başka bir takım insan merkezli düşünce ve ideolojileri hayat düsturu olarak kabul ettiği için onları din edinmiş farkında değildir. Bunun gibi, Rabbim Allah'dır der, Rabb'in ne anlama geldiğini fıkh etmediği için Allah'tan başka Rabbler edinir. Yine ibadet kavramının ne anlama geldiğini bilmediği, onun fıkhını yapmadığı için Allah'tan başkasına ibadet tezahüründe bulunduğu halde farkında değildir. Yüce Allah(cc):


     ‘'Dinde fıkıh edinip, kendilerine döndüklerinde kavimlerini inzar etmeleri için..." mealindeki ayette belirtildiği gibi, insanları uyarmak, Allah'ın azabıyla korkutmak biraz önce anlatmaya çalıştığımız tââbbudî, ahlakî ve akidevî hususları bilmek ve onları tebliğ etmekle olur. Yoksa boşama, ticaret, selem, kefalet gibi teferrüatlerle ne inzar ne de korkutma olayı gerçekleşir. Tersine, sürekli kendilerini bu teferrüatleri öğrenmeye verenler, İslamın zühd, takva, verai ve ihsan gibi kalpleri diri tutan, Allah rızasını ve cenneti kazanma yolunu gösteren, Allah'a isyandan ve onun sonucu Cehennemlik olmaktan sakındıran bu temel dinamiklerden habersiz kalarak kalpleri katılaşıyor.


      İslamın ilk asrında fıkıh; kalpleri yumuşatan, nefisleri temizleyen, ahireti hatırlatan, Allah'a giden yolu aydınlatan derin idrak, kalbi itminandı. A'raf/179'da : "Onların kalpleri var (fakat) onunla fıkhetmiyorlar" mealindeki ayet, " fıkh’ın bu anlama geldiğini vurgulamaktadır. Fıkıh - ilim kavramları arasında bir nüans vardır. Bu nüansı/farkı namaz konusunda da gözlemlemek mümkün. Namazın fıkhı: Namazın sırrını idrâk etmek, onun özüne, ruhuna nüfuz etmek, huşu ile onu eda etmektir. Namazın ilmi ise; namazın şartlarını, erkânını, vaciplerini, müstehablarını, zahirî şeklini öğrenmektir. Hatem-ul-Asam'dan rivayet edilen şu sözler namazın fıkhını ortaya koymaktadır. Namazını nasıl kılıyorsun? Sorusuna karşı şöyle cevap veriyor: Abdestimi mükemmel bir şekilde alıyorum. Sonra namaz yerine mütevazi ve ağır başlı geliyor, bir saygı hali içinde tekbir alıyor, tertil üzere kıraat yapıyorum. Huşu ile rukûa varıyor, zelil olarak secde ediyorum. Cenneti sağımda, cehennemi solumda, sıratı ayaklarımın altında, Kâbe’yi iki kaşlarımın arasında olduğunu hissediyorum. Başımın ucunda ölüm meleği dikildiğini, günahlarımın beni kuşattığını, Allah (C.C.) beni mürakaba ettiğini ve o namazın artık son namazım olduğunu düşünüyorum. Sonra selam veriyorum, acaba Allah bunu benden kabul eder mi etmez mi? Onu da bilmiyorum.


       Şu halde ibadette fıkıh denildiği zaman: Kimya kanunları, geometri çizimleri gibi ibadetlerin dış görünümleriyle ilgilenen, ifade ettikleri derûnî manalarından tecrit edilip, donuk, kupkuru malumattan ibaret olarak algılanmamalıdır. Onların zahiri bilgileri yanında içerdikleri esrarı, hikmetleri, taşıdıkları ruhu ve özü kavramaktır.

    Devamı haftaya cuma günü…
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.