Mekke’deyiz…

Al-i İbrahim’e (İbrahim ailesi) misafiriz…

Mekke-i Mükerreme’nin her tarafında İbrahimî simgeler, semboller bizi karşılıyor…

Her gün salli-bariklerle onlarca defa selamladığımız İbrahim (as)’in makamındayız…

Makam-ı İbrahim’de iz sürüyoruz… Biliyoruz ki, küçüklerin görevi büyüklerin izini sürmektir…

İbrahimî çığırdan hareketle çağı okumak, çözüm üretmek durumundayız…

İbrahimî örneklik ve önderlik bugün bizler için daha bir önem ve öncelik arz ediyor…

“İbrahim ve onunla beraber olanlarda, sizin için uyulacak güzel bir örnek vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: Biz, sizden ve Allah’tan başka taptıklarınızdan uzağız, sizi inkâr ediyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda ebedi düşmanlık ve öfke belirmiştir.” (Mümtehine, 4)

Bulanıklık ve belirsizlik çağında bu örnekliğin neresindeyiz?

Grileşen kimlikler, flulaşan zihinler anaforunda sahihleşmenin adresi Hz. İbrahim’dir…

Evet, İbrahimî duruşu güncellememiz gerekiyor… Gel-gitlerden, tezatlardan, tutarsızlıklardan, tuzaklardan, sapmalardan, savrulmalardan kurtulmak için onun sahici duruşuna muhtacız…

Peki, İbrahimî duruşun zihinlerimizdeki çağrışımı nedir?

Sanıyorum, ilk akla gelen kare, elindeki balta ile puta vurduğu darbe veya elindeki bıçağı İsmail’in boğazına çalması olacaktır…

Acaba İbrahimî duruştaki bu balta ve bıçak neyi ifade ediyordu?..

Niçin tüm putlara değil, tek puta, en büyüğüne darbeyi indirdi? Mesele sadece mücessem bir putu yere sermek miydi?

Hayır! O vuruş; idraksizliğe, sorgulanmayan akla, tefekkürsüzlüğe yönelikti… Parçalanan putun yerine daha güçlüsünün dikileceğinin farkındaydı… Kafalardaki putları yıkmaya çalışıyordu İbrahim… Bir tefekkür kapısı aralamayı amaçlıyordu…

O vuruşu ile sınıfçı, sömürücü, baskıcı, ayırımcı, ırkçı algıları yerden yere vurmayı hedefliyordu… Sonuç Nemrud’un ateşine atılmak da olsa saflar netleşmeli, hakikat söylenmeliydi…

İbrahimî duruş tek boyutlu değildi, yaşamın tüm ünitelerine yönelikti…

Nemrud’un ateşi mi daha yakıcıydı yoksa Hacer ve İsmail’i ıssız bir vadiye terk etmenin sonunda yürekte harlanan ayrılık ateşi mi? Ya da bıçağı İsmail’in boynuna çalmanın acısı mı daha yakıcıydı? Mümkün olsa da bu soruları İbrahim’e sorabilseydik…

Onun hanif ve halis duruşu tüm bu sınavları kaldırabiliyordu…

Öyle bir duruş ki, teberri, teslimiyet, tevekkül, tezkiye, tazarru, takva içeriyordu…

Duruşundaki samimiyet, sadakat, sorumluluk bilinci, sorgulama gücü, savunma azmi, sabır ve sebat sorunları aşmanın şifresi oluyordu…

O muhteşem duruş, mahza aşkınlık, arınmışlık, adanmışlık, aksiyon, azim ve aşk tütüyordu…

Duruşu netti, nezihti, nahifti, nazikti, nitelikli idi…

Duruşu adildi, asildi, azizdi, âliydi…

İbrahimî duruşu şöyle de özetleyebiliriz…                                                                                            

Muvahhid bir duruş…

Mücahid bir duruş…

Müttaki bir duruş…

Muhalif bir duruş…

Müteal bir duruş…

İbrahim’le buluşmayı bu zeminde aramak lazım… Halil olmanın yolu bu duruştan geçiyordu… Tek başına da kalsa asla tereddüde düşmedi… Tutarlılığından ve kararlılığından ödün vermedi…

Kendisi belki yalnızdı ama duruşu yalındı… Yüreği insanlık için yanıyordu… Çünkü o evvah, halim, münib, kânit ve şakir olan bir kuldu…

Bugün onun duruşuna, direnişine, duyarlılığına, duasına ne kadar muhtacız değil mi?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner156

banner155