Bir binanın temelinde sorun varsa, o binanın üzerine ne kadar sağlam ve görkemli bir yapı inşa edilirse edilsin, o binanın en ufak bir sarsıntıda yıkılması kaçınılmazdır. Bir milletin temel yapı taşı ise çocuklarıdır. O çocuklar ne kadar sağlam ve güçlü yetiştirilirse o milletin geleceği de o derece sağlam ve görkemli olur.
İşte bu süreçteki en önemli faktör aileden sonra okuldur. Fakat bu süreçler bir birleriyle çok sıkı ilişki içerisindedir. Bunlardan birisindeki aksaklık diğerini çok derinden etkilemektedir.
Çocuğun eğitiminde aile, okul ve sosyal çevre çok önemli ve etkili ortamlardır. Bunlardan herhangi birisinden alınan eksik eğitim, insanın zayıf bir kişilik geliştirmesine neden olabilir. Çünkü eğitim açısından bu üç ortam birbirini tamamlayan fonksiyonlara sahiptir. İdeal olan ailede, okulda ve sosyal çevredeki eğitimin tutarlı olması ve birbirini tamamlamasıdır.
Çocukluk demek, aynı zamanda şekillenme çağı demektir. Peki, çocuk ileride kemikleşecek ve değişmesi pek kolay olmayacak karakterini, alışkanlıklarını, davranışlarını nasıl kazanıyor? Ona en çok kimler tesir ediyor?
Çocuğun hayatında ilk iletişime girdiği kişiler kendi ana-babasıdır. Çocuğun kişiliğinin oluşumunda ana-baba modelleri çok önemlidir. Çocuk, ana-babasıyla özdeşim kurar, ana-babasını model alır ve taklit eder. Bu yoğun süreçte çocuğun ihtiyaç duyacağı sevgi ve güven gibi şeyler vardır. Bu iki temel duygu çocuğun ömür boyu sürecek yaşamsal değerlerini ve kişilik özelliklerini belirleyecektir. Ana-baba ve çocuk arasında sevgi ve güven duygusunun yoğunluğu aralarındaki iletişimle doğru orantılı olacak ve iletişim sevgi dolu bir ilişkiyi kurup sürdürebilmek için gerekli en önemli beceri olacaktır.
Ve sonra yeni bir dönem başlayacaktır çocuk için: Okul…
Bu dönem çocuklar için çok farklı bir yere sahiptir. Her dönemin çocuk üzerinde etkisi vardır mutlak; fakat bu dönemde çocuklarımızın dış dünyayla, yani toplumla olan ilk bağlantıları atıldığından sosyalleşmeyi, toplumsal kuralları ve toplumla uyumlu bir şekilde yaşamayı öğrenmektedir. Bu süreçteki en önemli ve en etkili faktör ise okul hayatı, öğretmenleri ve öğrendiği yeni bilgilerdir.
Çocuklarımızın, ailede başlayan özdeşleşme süreci, okul hayatında öğretmenlerine ve edindiği bilgilere bağlı olarak devam eder. Özdeşleşme sürecindeki iletişimler, denediği roller, kullandığı davranış kalıpları birbiriyle çatışırsa çocuk kendi kimliğine yabancı kalır. Bu durum ise çocukta "Kimlik bunalımı”na neden olur. Buna bir de çocuklarının ilgi, yetenek ve becerilerini hiçe sayarak onları kendi beklentileri doğrultusunda şekillendirmek isteyen anne ve babaların yanlış tutumlarını eklediğimizde, bu kimlik bunalımı daha ileri bir boyuta ulaşacaktır.
Mc. Celland adlı batılı bir psikoloğun yapmış olduğu şu araştırma sanırım sizleri de düşündürecektir: Celland, özellikle eğitime önem veren çeşitli ülkeleri ele alarak, çocukların okudukları ders kitaplarını inceleyerek bunlarla, o ülkelerin ileriki yıllarda ortaya çıkan ilerleme ya da gerilemeleri arasında çok yakın bir alâkanın varlığını tespit etmiştir.
Bununla birlikte çocuklarda korkular, kaygılar, saldırgan davranışlar ya da boyun eğerek uysal, içe kapalı, pasif kişilik halleri görülecektir.
Okul hayatı ile başlayan bu kaçınılmaz sonda çocuklarımız, öğretmenleri ve öğrendiği yeni bilgilerle içinden çıkamadığı bunalım, korku ve endişelerini o ilk yıllarda ya tamamen çözer ya da sonsuza kadar kendisiyle birlikte götürür, gittiği her yere…
BAŞARISIZLIK KORKUSU OKULDA BAŞLIYOR
Çocuklar okula ilk başladıklarında başarısızlığın ne olduğunu bilmezler. Onlar için başarısızlık diye bir korku yoktur. Çocuklarımıza başarısızlık korkusunu bizler öğretiyoruz. Bazı çocuklarda “Okul Korkusu” vardır; ama onun sebepleri başkadır.
Çocuklar öğrenme süresince 5 temel dönemden geçerler, bunlar:
1. Dönem. Okul Öncesi: 1-4 yaş
2. Dönem. Ana Okulu: 4-6 yaş
3. Dönem. İlköğretimin ilk beş yılı: 6-10 yaş
4. Dönem. İlköğretimin son üç yılı: 11-13 yaş
5. Dönem. Lise çağı: 14-17
İlk dönemlerde yetenek, gayret ve başarı arasındaki ilişkileri bilmez daha doğrusu dikkat etmezler. Saf ve önyargısızdırlar. Çok çalışarak her şeyi başaracaklarına inanırlar.
Çocuklar 4. döneme yani ilköğretimin son üç yılına geldiklerinde korkuyu öğrenirler. Araştırmalar öğrenmenin 4. Döneminde çocukların, öğretmenlerden ve sınavlardan korktuklarını gösteriyor. O nedenle bu 4. dönem dediğimiz 6. 7. ve 8. Sınıf Öğrencilerimizi kapsayan ortaokul yılları üzerinde biraz durmak istiyorum.
Bilirsiniz, insanın yaşam serüveninde “Kritik Dönemler” vardır. Bu Kritik dönemler ne kadar sağlıklı atlatılırsa, kişinin yaşamı da o derece sağlıklı olur. İşte bu Kritik Dönemlerin biri de 11–16 yaşlarıdır. Çünkü çocuklar, hayatları boyunca devam edecek olan çalışma alışkanlıklarını ve kendilerine olan güvenlerini bu dönemde kaybederler veya kazanırlar.
Kendilerinden daha zeki ve yetenekli birinin az bir çalışmayla başarı elde ettiğini, ona yetişmek için çok çalışmaları gerektiğini tamamen kavramışlardır. Çalışma alışkanlığı kazanamayan, gayretin ve sebatın değerini anlamayan bazı çocuklar, başarılı olmak için tek şartın yüksek yetenek ve zekâ olduğuna inanırlar.
Bu, düşük başarı seviyesinin salgın bir hastalık gibi yayıldığı bir dönemdir.
Çocuklar, öğretmenlerinin ve anne babalarının da olumsuz yaklaşımları sonucu, yeterli zekâ ve yeteneğe sahip olmadıkları için başarısız duruma düştüklerini kendilerine inandırırlar. “Ne yapayım matematiğe kafam çalışmıyor! Ne kadar okusam sosyal bilgileri anlamıyorum…” gibi bahanelerin arkasına sığınarak yarıştan çekilirler. Bu çocuklara Rehberlik yapılmaz, daha çok çalışmaları ve sebat etmeleri gerektiği anlatılmaz ise; çalışmayı erteleme, işten kaçma ve bahaneler uydurma alışkanlıkları kazanmaya başlayacaklardır. Ve biraz önce değindiğimiz “Başarısızlık Korkusu” oluşacaktır.
PEKİ, BAŞARISIZLIK KORKUSUNDA ÖĞRETMENLERİN PAYI NEDİR?
Burada araştırmalarla sabit bir gerçeği dile getirmek zorundayız: Başarısız öğrenci vakalarının yüzde ellisi maalesef öğretmen merkezlidir. Daha açık bir ifadeyle, çocuklarımızın okulda başarısız duruma düşmelerinin birinci sebebi yanlış meslek seçmiş olan öğretmenlerindir. Eğitime gönül vermiş, işinin ehli öğretmenlerimiz maalesef çok azdır. Öğrencileri okuldan soğutan her fırsatta öğrencilerini azarlayan, rencide eden, haksız yere itham eden bağıran, kızan, dersten, sınıftan atan öğretmenlerimiz onların öğrenme zevklerini ve saflığını öldürmektedirler.
Çocuklarımıza okulu sevdiremiyoruz. Öğrencilerin pek azı severek okula geliyor. Ders çalışmaktan zevk alan öğrenci sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Öyle öğrenciler var ki yüksek not aldıklarına sevinmiyorlar. Yine öyle öğrenciler var ki düşük not aldıkları zaman üzülmüyorlar. Bu duygu körlüğünün tek bir açıklaması var: Çocuklarımız okulu sevmiyorlar.
İşte bu sonuç yanlış meslek seçmiş olan öğretmenlerin, eğitimcilerin başarısıdır. Zira bir öğretmen dersine girdiği öğrencisinin psikolojisini, ruh hâlini bilmek bir yana, genel mânada öğrenci problemlerinden, öğrenci psikolojisinden ve bahsettiğimiz kritik dönem olan 11–16 yaşlar arasındaki ergenliğe geçiş dönemindeki çocukların söz dinlemeyişlerinden, ders çalışmaya meyilli olmayışlarından, anne-baba veya öğretmen ile çatışma yaşayabileceğinden habersiz ise ve sadece kendi problemleriyle meşgul ise işinin derse girip, dersi anlatmaktan ibaret olduğunu düşünüyorsa yanlış bir meslek seçmiş demektir ve o öğretmenin dersine giren hiçbir öğrenci gerçek mânada o öğretmene, o derse ve o okula sevgi duymayacaktır.
Ve son olarak bizler eğitimciyiz. Öğrencilerimizin davranış problemlerine polis mantığı ile yaklaşamayız. Kriminoloji (Suç Bilimi) açısından: “Suç işleyen cezasını görmelidir” mantığı doğru olabilir. Ama bizler eğitimciyiz. Öğrenci problemlerini bu gibi yaklaşımlarla çözemeyiz.
Öğrenci problemlerini çözmenin en ideal yolu Okul Rehberlik Servisini çalıştırmak ve desteklemektir.
Sonuç olarak diyorum ki,
Çocuklarımıza yeterince zaman ayırmıyoruz.
Endişelerini, korkularını, sevinçlerini ve ideallerini paylaşmıyoruz.
Çocuklarımız bizden sevgi, anlayış, ilgi bekliyorlar.
Her şeye rağmen onlara değer vermemizi, adam yerine koymamızı istiyorlar.
Bunlar çocuklarımızın vazgeçemeyeceği ruhsal ihtiyaçlarıdır.
Ve ancak ruhsal ihtiyaçları karşılanan çocuklar kendilerini güvende hissederler.