Hayatın zorluklarından biri de etrafımızda olup biten şeylerin gerçekliğinden uzak yaşamak. Geçen hafta içinde ABD de hapishanede 36 yıl kalan üç mahkûmun masumiyetinin ortaya çıkması ve tahliye olmaları ile ilgili bir haber vardı. Bilerek ya da bilmeyerek gerçeğin araştırılmamasının bu üç insanın hayatlarının en güzel zamanlarını demir parmaklıklar arasında geçirmesine sebebiyet vermesi ne kadar acı.

Ânı yaşamak varken Gerçek kimin umurunda ki? Düşünmek, araştırmak, tahlil etmek insana zahmetli geldiğinden olsa gerek en kolayına kaçıp görünür olanı gerçek kabul ediyoruz. Bununla da yetinmeyip var gücümüzle onu yaymaya çalışıyoruz.

Yıllar öncesinden tereyağı kolesterolü yükselten ve sağlığı tehdit eden bir yiyecek(!) iken şimdilerde sağlıklı yaşamın baş tacı ediliyor. Peki, yıllarca doğal olanın değil de sanayi ürünlerinin tüketime zorlandığı insanların bu gerçekle yüzleşmesinin sonucu ne oldu dersiniz? Kanser

Kurtuluş savaşını kazandığımız ve bağımsızlığımızı ilan ettiğimizi zannettiğimiz o günlerin sarhoşluğundan yüz yıl sonra uyandığımızda gördüğümüz gerçek ise bizi bir sömürge ülkesi gibi başkalarının yönettiğidir. Bilmediğimiz zaferlerimiz ve yenilgilerimizi yeni yeni öğreniyoruz. Bu gün millet olarak sancılarımız tarihin gerçeklerine ulaşabilme çabasıdır.

Hep yanımızda olan akraba, dost, arkadaşlarımızın ayağımız kayıp düştüğümüzde ilk terk edenler olduğu gerçeği ile karşılaştığımızda afallıyoruz. İnsanların bizimleyken gösterdiği samimiyetini arkamızdan iş çevirirken kullandığını gördükçe  “nasıl bu kadar kör olabilirim” tarzı hayıflanmalarımızla bunalım geçiriliyoruz.

Azizim! Bunlar bile sanal gerçeklikler! Biz kendimize asıl darbeyi ahiret hayatının gerçekliğinden uzaklaşarak vuruyoruz. Bu dünyanın aslında ne olduğunun idrakinden uzak bir yaşantının bizi götüreceği sonuç telafi edilemez tehlikededir. Dünya hayatında yaşadıklarımız, doğru ve güzel zannettiğimiz ne varsa bunun gerçekte ne olduğunu biz bilemeyiz. Ancak Allah bilir. Gerçek çoğu zaman bizim bildiğimizden bambaşkadır.  Rabbimiz buyuruyor ki; “Olur ki, siz bir şeyden hoşlanmazsınız; oysa o, hakkınızda hayırlıdır. Olur ki, siz bir şeyi seversiniz; ama o, sizin hakkınızda bir fenalıktır. Allah bilir, siz bilmezsiniz. ” (Bakara-216)

“Peki, biz gerçeği neden bilemiyoruz, idrak edemiyoruz ya da edemez miyiz?” sorusuna verilecek en güzel cevaplardan biri zannımca Eflatunun mağara alegorisi (benzetmesi) olacaktır. Ona göre dünyadaki durumumuz karanlık bir mağarada yaşayan insanlar gibidir. Mağarada ki bu insanların ellerinde ve ayaklarında zincirler var, hareket edemiyor, sağa sola dönemiyor sadece karşılarındaki duvarı görebiliyorlar. Bunların arkasında da mağaranın ağzı var ama kıpırdayamadıklarından orayı bile göremiyorlar hatta mağara içeresinde olduklarının bile farkında değiller.

Mağaranın ağzından gelen ışık bunların arkasında olduğundan onun önünden gelen geçen her şeyin hatta kendilerinin gölgesi önlerindeki duvara yansıyor. Mesela oradan geçen bir insanın hayvanın ya da herhangi bir nesnenin sadece duvara yansıyan gölgesini görüyorlar ve yankı şeklinde duydukları sesleri de gölgelerle bağlantı kurarak anlamlandırmaya çalışıyorlar. Tıpkı bizim Hacivat ve Karagözden hatırladığımız bir gölge oyunu gibi.

Aralarından biri zincirlerinden kurtulup dışarıya çıkar ve gerçeğin ne olduğunu görür. İnsanların, hayvanların, bitkilerin, böceklerin gerçek görüntüsünü ve seslerini idrak edince mağaraya dönüp arkadaşlarına bunu anlatmaya çalışır ama nafile. Bu gerçekliği kabul etmek istemeyen arkadaşları tarafından dışlanır hatta öldürülür.

Eflatun, verdiği bu örnek de dünyadaki insanları mağarada zincirlenmiş bu kişilere benzetir. Zincirlerimiz toplumun kabul edilmiş fikirleri ve gerçeklikleridir. Her doğan kişi aynı zincirlere bağlı olarak hayata devam etmeye zorlanır, böylece herkes aklı kullanmadan karanlıklar içinde yaşar. Bu zahmetsizdir düşünmeyi gerektirmez. Çoğunluk yapar sen de yaparsın. Hayatın, o gölgeleri izleyip saatlerce onlar hakkında konuşmakla geçer. Önce hangisi geçecek en iyi tahmin edene ödül ver. O gölge hakkında en iyi yorumu yapanı âlim kabul et, duyduğun seslere benzer sesler çıkarmaya çalış bununla övün. Böylece ışıktan habersiz karanlık bir dünyada oyun oynayarak ve eğlenerek yaşa. İşte dünya hayatı bu.

Oysa hakikati görmek zahmetlidir, acıdır, bedel ister. Zincirleri kıracak cesaret ister. Karanlığa gömülmüş gözlerin güneşin ışıkları karşısında ıstıraplı bir alışma süreci vardır. Mağaradan ancak aklını kullanıp, aydınlığı isteyenler çıkabilir, güneşe yükselebilir.

Eflatun Milattan önce yaşamış bir filozoftur. Dünya hayatını böyle bir örnekle anlatışı aklımıza acaba vahiyden mi besleniyordu sorusunu getiriyor. Zira Yüce Rabbimiz (C.C) buyuruyor ki: “Körle gören, karanlıkla aydınlık, gölge ile sıcak bir değildir. Dirilerle ölüler bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediğine işittirir. Sen kabirdekilere işittiremezsin. Sen sadece bir uyarıcısın” (Fatır 19-23).

“Kabir- mağara, körler- zincirli, ölüler- hakikatten habersizler, karanlık aydınlık ve gölgelikler, diriler, uyarıcılar” bu kadar benzerlik sizce de şaşırtıcı değil mi?

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner202

banner199