“İnandığınız gibi yaşamazsanız, yaşadığınız gibi inanırsınız.” sözü oldukça sarsıcı bir gerçekliği ifade ediyor. Bir kelam-ı kibar; kime ait olduğu önemli mi? Değil.
Kimlere işaret ettiği, kimi tarif ettiği önemli olsa gerek. Sanki bizden bahsediyor, bizi ifşa ediyor. Evet, sözün sahibi Hz. Ömer (r.a) mi, yoksa Hz. Ali (r.a) mi? Bu tartışma bize bir şey katmaz. Sözün kapsam alanına bakmak, işaret ettiği sonuca odaklanmak bize düşer.
Dünya; inandığı gibi yaşayan adanmışlarla, yaşadığı gibi inanan aldanmışların arenasıdır!
İnandığı gibi yaşamak kuşkusuz bedel ister. İman bir iddiadır, ispat ister. İman bir imtihandır, istisnası yok. Bu bakımdan inancımıza ait değişler ve görüşlerden önce bu inancın bize yüklediği duruş önemlidir.
İman neyi gerektirir?
Tutarlılık, kararlılık, süreklilik…. Diğer bir ifade ile ciddiyet, sadakat ve samimiyet.
İnandığımız gibi yaşamadıkça inandırıcı olamayız. Şahitliğimizi sürdüremeyiz. Ne davamızı savunabiliriz ne de örnekliğimizi sunabiliriz. En temel problem, inanç dünyamızla yaşam tarzımız arasındaki çelişki ve çatışma… İmanın gerekleri ile hayatın gerçekleri arasında yaşanan ikilem. Müslümanca düşünüp, İslam dışı yaşam biçimlerinin kıskacında kendine yabancılaşma. Yaşamla uzlaşalım derken, İslam’dan uzaklaşıyoruz.
Kuşkusuz İslam’ın değerleri ile hayatın gerçeklerini tebliğ edecek dinamik bir fıkha ihtiyacımız var. Ancak bunu inanç esaslarımızdan ödün vermeden, sabitelerimizden sapmadan sağlamalıyız. Te’villerimizde taviz ve tenakuza düşmeden yaşanabilir bir zemini yakalayabiliriz…
Meşru olanı kaybedersek bu defa meşrulaştırma yollarından saparız. “Meşru” olanla meşrulaştıran arasındaki hayati farkı kaçırırsak zamanla savrulur, meşru zeminimizi kaybederiz.
Şeriat çerçevesinin dışına düşmesine rağmen, zorlamalarla sanki İslam’ın içindeymiş gibi görmeye başlarız. Bu algı biçimi ile gayrı meşruyu meşru görme yanılgısına düşeriz.
İslami ölçüleri esnetme, daha sonra da es geçme… İlahi kriterlerden kopsa bile kendini içindeymiş gibi ikna etmeye çalışma… Yani vakaya teslim… Fiili durumu sindirme…
Hayatımızı ciddi bir tahlile tabi tuttuğumuzda göreceğiz ki, İslami hassasiyetler zayıflayınca asla tasvip edilmeyecek nice durumların nasıl savunulur hale geldiğinin birçok örneğini göreceğiz.
Müesses sistemin yasalarının, piyasa kurallarının, geleneğin kabullerinin; kulluğun gerekliliğini nasıl sulandırdığına şahit olacağız.
Dahası tüm bunları meşrulaştırma, mübahlaştırma çabasını nereye oturtacağız?
Dinde ihtiyaç, zaruret ya da dini maslahat ve menfaat adına dinde laubaliliğin önü nasıl açılıyor?
Ruhsatlarla yola çıkanlar, dinin ruhunu zedeliyor. Reel politiğe yenik düşüyorlar. İslami referanslarla oluşmamış bir statükonun egemen kültürü bizi kuşatıyor. Zamanla bu kuşatmayı kanıksıyor ve kabulleniyoruz. Sonrasında da savunur hale geliyoruz. Ruhumuza sinen bu yaşam biçimine karşı direncimiz kalmıyor çünkü, meşrulaştırma operasyonları sistematik devam ediyor. Değişimin öznesi olması gereken bizler, dönüşen nesneler olmaya başlıyoruz. Sistem içerisinde erime, statükoya eklemlenmede sorun görmüyoruz. Ya da öğretilmiş çaresizlik sendromuna yakalanıyoruz. Müslümanlar Müslümanlıklarını İslam dışı sistemlerin yukarıdan aşağıya tanzim politikalarına uygun sürdürmeye çalışıyorlar. “Ne yapalım, dünyanın şartları değişti, hayatın kaçınılmaz gerçekleri böyle.” mantalitesi meşruiyet zeminimizi zorluyor.
“Savunma mekanizmaları”mızı canlı tutarak kendimize çıkış yolu arıyoruz.
Kabullenilen yaşam biçimine göre dinin yorumlanması ve güncellenmesi, mutlak gerçeklerin göreceleşmesine neden oluyor…
İslam’ın şartlarına uygun bir yaşamdan, yaşanan şartlara uygun bir İslam’a eviriliyoruz.
Şartlar değişmiyorsa, değişen şartlara göre dini anlama ve yorumlama yoluna yöneliyoruz.
Nasıl olsa “zamanın değişmesi ile hükümler değişir” kuralına sığınıyor, sanki bu kuralın bir çerçevesi yokmuş gibi davranıyor ve rahatlıyoruz.
“Tarihselcilik” zihinsel bir yorum olarak kalmıyor, yozlaşmanın zemini oluveriyor.
“İslam bu zamanda ancak bu kadar yaşanır”a ikna oluyoruz.
Mevcut hayat mutlaklaştırılınca, mutlak hakikatlere uzak düşüldü… Hayata İslami bir müdahalede bulunma gücünü kendilerinde bulamayanlar, dine müdahale cüretini sergileyebiliyorlar…
Problem ahireti öteleyip, dünyayı öncelemekten kaynaklanıyor.
Amaçlar araçsallaştırılınca doğal olarak araçlar da amaçlaştırıldı…
Müslümanların zihinsel dönüşümü disipline edilemeyince önce muhalefet bilinci köreldi, sonra muhafazakârlaşma kapısı açıldı, şimdilerde ise konformizmde karar kılındı.
İslami olmayanın bile İslam’a monte edilmesine yol bulundu. Azaltılmış İslam’a razı olundu. Hayata İslam’ın rengini vermeyince grileşen kimliklerin, flulaşan yaşamların gönüllüsü oluverildi…
Tam da ashab-ı sebt (cumartesiciler) sendromuna yakalandık. Sonu maymunlaşmak olan bu sendrom şimdilerde daha sistematik ve yaygın. İştah, ihtiras, ihtikâr, istikbar sınır, kural, kriter, ölçü tanımıyor…
Neredeyse faturası verilmedik, cevazı bulunmadık hiçbir mesele kalmadı. Ya da fıkıh veya fetva diye bir ihtiyaç kalmadı… Maslahat ve menfaat neyi gerektiriyorsa çözüm orada. Çünkü artık algı dinleşmeye başladı…
Şüphelilerden bile sakınması gereken bir ümmet, “yarar ve çıkar” limanlarına çoktan demir attı… Haşlanmış kurbağa misali sistem içinde silikleşme, sinme ve silinme riski altındayız. Küresel statüko faizli yaşamı kaçınılmaz görüyor.
Karşı cinsle mesafe daralıyor, mahremiyet azalıyor. Hicapsız ve namazsız hayatlar yadırganmıyor. Heva ve hevesin önü açılıyor… Arzular alkışlanıyor… Şeytan süslüyor… Çevre zorluyor…
Tüm bu olumsuzluklara kılıf bulma, işi kitabına uydurma, rahatlama işin cabası…
Evet, daha beteri, meşrulaştırma, mübahlaştırma, normalleştirme… Meşrulaştırma olmasa bir gün pişman olma, tevbe etme ihtimali mevcut. Konu meşrulaştırılınca adete tevbe kapısı da kapatılmış oluyor.
İşte inandığı gibi yaşamamanın yolu nereye çıkıyor?
Kötüye, kötülüğe, kire, karanlığa; direncini, inancını kaybetmiş kalabalıklara…
Duyarsız, dirençsiz, edilgen bir duruş… İrade, iddia ve idealini yitirmiş kitleler… Tek sığınakları “kalbimiz temiz…”
İnandığı gibi yaşamayanın kaçınılmaz olarak tek derdi imaj, prestij, makyaj ve maske olacaktır.
Gerçekten bugün İslam ruhumuz mu yoksa maskemiz mi?
“Ya olduğumuz gibi görünmek ya da göründüğümüz gibi olmak zorunda değil miyiz?”
Temel sorun ise takvasızlık…
İlahi yasa bizi uyarıyor: “Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onları değiştirmez.” Ve de Allah’ın çağrısı:
“Ey iman edenler! İman ediniz!”
 

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner156

banner155