Nefsin tezkiyesi için verilen mücadele ve uğ¬raşın dört aşamalı olduğu kaynaklarımızda şöyle sıralanıyor:

1- Nefsin; Allah’ın dinini, hidayetini, tevhit inancını öğrenmesi hususunda eğitilmesi, ima¬nın ve onun zıddı olan şirkin ne anlama geldiği¬ni, tevhit inancının dünyada ve ahirette insana neler kazandırdığını, aynı zamanda şirkin nedenli korkunç bir cinayet olduğunu, dünyada ve ahirette insana neler kaybettirdiğini, nefse telkin¬de bulunup, bu konuda şüphe kabul etmez kesin bir yakine sahip olmasıdır. Yani öncelikle nefsin imanla arınmasıdır. Çünkü şirk, küfür, insanda murdar ve habasettir yanipisliktir. Bir Ayette mealen: "Müşrikler ancak necis/pisliktir." (Tevbe Suresi, Ayet 28) Müşriklerin, inançsız¬ların bedenleri, tenleri, yani fiziki yapıları, bem¬beyaz, pırıl pırıl da olsa, boyları - posları, ebdan ve endamları güzel ve görkemli de olsa, kalplerindeki şirk murdarlığı dışa yansır, her tarafı habaset kokar. Onun için¬dir ki, Allah (C.C) müşriklerin Mescid-i Haram’a girmelerini yasaklamıştır.

2-Salih amel ve itaat hususunda nefsin eğitil¬mesidir. Yani nefsi, iman ve tevhit demek olan İs¬lam akidesiyle aydınlattıktan sonra akidenin gerektirdiği salih amelle bütünleştirmesidir. Amelsiz bir ilim, sahibine zarar vermezse de faydası da olmaz. Müslümanları bu konuda Yahudi ve Hıristiyanlardan ayıran fark: Yahudiler bu konuda gerekli ilmi ediniyor, fakat bildikleriyle amel etmiyorlar. Hı¬ristiyanlar ise,  ilim yapmadan amel(ayinler) yapıyorlar. Müslümanlara gelince, Allah’a kulluk etmenin ilmini aldıkları gibi ilimlerini (imanlarını) salih amelle bütünleştiriyorlar. Binaenaleyh Müslüman, ilim yapıp ta ame¬le (Allah’a kulluğa) yönelmezse bu konuda Yahu-dilere, ilim yapmadan yani ilme dayanmadan hu¬rafe ve bidatler üzerine bina edilmiş amellerde bulunursa da Hıristiyanlara benzemiş olur.

3- Nefsi, insanları Allah’ın dinine davet etme hususunda talim ve terbiye etmek cahilleri(dini bilmeyenleri) Allah’ın diniyle tanışmalarını sağ¬lamaktır. Aksi halde Allah’ın indirdiği hidayeti ve ilahi mesajları gizleyenler kapsamına girer ki, bu da büyük bir vebaldir. Öylelerinin ilmi kendi¬lerine fayda vermez, onu Allah’ın azabından kurtaramaz. Sahabeler diyorlar ki, biz Resulullah’a biat ettiğimizde koşulan şartlar arasında şu da vardı: "Nerede olursak olalım, hakkı anlataca¬ğız ve bu konuda hiçbir kimsenin kınamasından çekinmeyeceğiz. (Buhari-Müslim)

4-İnsanları Allah’ın dinine davet ederken karşılaşılabilecek meşakkatlere katlanabilme sabrını, nefse kazandırma yolunda çaba göster¬mesidir. Davet yolunda gelebilecek eziyet ve sıkıntılara tahammül gücünü gösterme hususun¬da nefisle mücadele etmesidir. Nefsimiz sadece rahat günlerin, her zaman masa başında, koltuk üzerinde, sıcak yuvasında çayını, kahvesini yu¬dumlayarak, huzur ve emniyet içinde yaşayabile¬cek günlere aday olmamalıdır. Aynı zamanda ömrünün bazı kesitlerinde, yuvasından, ailesin¬den ayrılıp, kuru bir ekmek dahi zor bulabilece¬ği, sırtında 40 kilo ağırlıkla diz boyu karları yara¬cak günlere, belki günlerce uyku görmeden, her an ölümle yüz yüze gelebileceği saatlere, davası uğruna, zindanlara mahkûm edilmeye aday olarak yaşamasını bilmelidir.

Sancılarda hayat fışkırır. Sancı çekmeyen anne çocuk doğuramaz. Sıkıntılı günler, ömrün en ve¬rimli en bereketli anlarıdır. Sıkıntıların biri yüz eder, bin eder, rahat günler su üzerindeki dalgalar gibidir, hemen söner. Bir buğday tanesi toprak altında karlar, buzlar, çamurlar arasında çile çekerken, ölüyormuş görüntüsünün ardından yeniden filiz¬leniyor, başaklar veriyor, yüzler¬ce tane oluyor. Ambarın dibinde kalmış buğday farelere yem oluyor ve dışkı olarak dışarı atılıyor.

Peygamberimiz (S.A.V), nefisle mücadeleye çok önem verirdi.  Kâinatın Efendisi olduğu halde, daima: “Ya Rabbi! -Bir an bile -  gözümü açıp kapayıncaya kadar beni nefsimle başbaşa bırakma” demiştir. (Hakim) Yine buna benzer başka bir hadiste: “Allah’ım bana doğruyu ilham et ve nefsimin şerrinden koru.” (Tirmizi) diyerek niyazlarda bulunmuş, Allah’a sığınmıştır. Bizlerde bu şekilde dua etmeliyiz. Nefsimizle devamlı bir mücadele içinde olduğumuzu unutmamalı, gündemimizin baş maddesi telakki etmeliyiz…

İnsanın vücudunu örten giysiler, temizlik malzemeleriyle temizlendiği gibi, insan nefsini temizleyen malzemelerde de imandır, salih ameldir, takvadır, ihlastır, güzel ahlaktır, zühttür; yani dünyaya gönül vermemektir. Bu nebevi ruhtur, bu ruh ile yaşayan dünyaya sahip olur, ama dünya ona sahip olamaz. Elleri altınla dolsa, bir gram kalbine giremez. Çünkü kalbini zikrullah işgal etmiştir, dünyalığa yer bırakmamıştır. Nefsini arındıran kendini hadisi şerifte belirtildiği gibi: "(dünyada)sanki sen bir garip veya yolun bir tarafından diğer tarafına geçen gibisin” (Riyazussalihin)hadisi şerifin verdiği bu ruh ile yaşayan kantarlarca altın ve gümüşe sahip olsa, onu dünyalı kayartamaz, saptıramaz! Çünkü o dünyevi bir kalıp¬la yaşıyor görünse de uhrevi bir kalple yaşıyor. Ayakları yerde yürüse kalbi göklerde çarpıyor…

Allah Resulü (S.A.V) nefsinin tezkiyesi için Al¬lah’a şöyle dua etmiştir: "Allah’ım! Benim nefsi¬me takva ver ve onu tezkiye et, sen onu tezkiye edenlerin en hayırlısı, velisi ve mevlasısın." (Müslim, Zikir 73)

Nefsini günahlarla bastıranlardan değil, tezkiye edenlerden (te¬mizleyenlerden) olmamız duasıyla...

Vesselam

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.