Yeryüzündeki bütün varlıkların kendilerine münhasır özellikleri ve bu özelliklere bağlı mükellef oldukları görevleri vardır. Güneşin ısı ve ışık kaynağı olmasının, ona kainatı ısıtma ve aydınlatma görevini getirmesi örneğinde olduğu gibi, varlıkların taşıdıkları özelliklerin aynı zamanda onlara yüklenilen görevlerin de temelini oluşturur. Bu minvalde değerlendirdiğimizde insanı; kendisine akıl ve irade gibi diğer varlıklarda bulunmayan üstün özelliklerin, hasletlerin bahşedildiği ve buna istinaden anlama-sorgulama ve muvazene yetisi gibi olağan üstü özelliklerle donatılan bir varlık olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla akl-ı selim her insan, ben nereden geldim? Neden geldim?  Nereye gidiyorum? Bu üç soruyu kendi kendine sormakla mükellefir ve bu soruların doğru cevabını buluncaya kadar bir ömür tüketse yeri vardır. Çünkü yerlerin, göklerin yaratılışı, dünya ve ahiretin, cennet ve cehennemin varlığı, binlerce peygamberlerin gönderilişi, semadan yeryüzüne ilahi kitapların indirilişi bu üç soruya yanıt vermek içindir.

Hayatımız “nedenler ve cevaplar” ile geçip gidiyor. Tüm dünya hayatının, dünyadan öte tüm evrenin, evrenden öte ahiret aleminin cevabının yer aldığı bu üç soruyu insanın kendisine sorması, doğru cevabı tespit edip o doğrultuda yaşayarak iki cihan saadetini yakalama gayreti içerisine girmesi gerekmez mi? Bugün milyonlarca insan, üniversiteyi kazanma uğruna binlerce soruyu çözmek için cevap ararken, ömürleri boyunca bu üç soruyu acaba kendilerine sorabilmişler mi? Ya da hepimiz gün içinde ticari faaliyetlerimiz, ailevi ve sosyal ilişkilerimiz mecrasında kafamızı kurcalayan onlarca hatta yüzlerce sorulara doğru yanıtı ararken bu üç soruyu hiç gündemimize alıyor muyuz? Eğer bu sorulara doğru cevaplar bulamıyor ve hayatımızı ona göre idame ettiremiyorsak, unutmamalıyız ki büyük bir felaket bizi beklemektedir!....

Birinci soru olan; "Nereden geldin?"in yanıtında sadece gözleriyle gördüklerine inananlar, bilgi kaynağı olarak duyu organlarının algıladıklarından başka bir şeye inanmayan maddeciler bu soruya doğru cevap bulamadılar. Çünkü bilgi edinme materyali olarak sadece duyu organlarını kullanmakla hayati bir çelişki içerisine girdiler. Bilgi edinme aracı olarak duyu organları yetmiyor ki, onlardan önce bilginin sebep ve vasıtası vardır, o da akıldır. Bir evin elektrik tesisatını gördüğümüzde tesisatı döşeyeni görmüş olmasak bile mutlaka bunun bir usta tarafından döşendiğini anlarız. Bunu duyu organlarımızla mı yoksa aklımızla mı anlarız? Şu uçsuz bucaksız evrenin yerleriyle, gökleriyle, denizleriyle, yıldızlarıyla, her şeyiyle, ayrıca evrende işleyen ince nizam, hassas düzen, akılları durduran ilahi kanun ve sistemiyle kendiliğinden var olduğunu, bunun, her şeyin üstünde bir güç, bir irade sahibi tarafından olmadığını iddia edene nasıl bir isim vermeli? Canlıları meydana getiren hücrelerin, cansızları terkip eden atomların ve bunlarda işleyen kanun ve nizamın, bildiğimiz bilmediğimiz çeşitli unsurların ve koca evrenin kendiliğinden meydana geldiğini söylemek, bir eczanede bulunan ilaçların kendiliğinden macun, şurup ve tablet haline geldiğini ve yine kendiliğinden kutulara, şişelere, tüplere konulduğunu, terkiplerindeki içeriklerin belli bir ölçüde kendiliğinden birbirine karıştığını iddia etmekten binlerce defa değil, rakamların ifade etmekte aciz kaldığı katmerli bir beyinsizlik, aptallık olmaz mı?

İnsanlar nefsi ve şehevi arzularının dürtüsüyle değil de aklı selimle düşündüğü zaman bütün kainatın bir yaratıcı güç tarafından varlık alemine çıktığını anlayacaktır.  Ama akl-ı selimini kullanmayanlar şüphe ve inkarcılık bataklığından kendilerini kurtaramazlar. Yüce Allah(C.C) bunlar hakkında: "Allah, akıllarını çalıştırmayanları murdarlık içinde bırakır." (Yunus Suresi, Ayet 100)

Akıl bir nurdur, eğer akıl başkasına kiraya verilmemişse gerçekleri görebilir, hakikatleri idrak eder. Nitekim bir çok oryantalistin, İslam'ın etrafında şüphe uyandırmak amacıyla İslami ilimleri okuyup incelemeleri ve akıllarını bağımsız olarak kullanmaları sonucunda İslam ile müşerref olduklarını görüyoruz.

Rivayet edilir ki: Hz. Ali ile Allah’ın varlığı hakkında tartışan iki mülhid (inkarcı, ateist) adama birçok deliller  serdettikten sonra nihayet onlara şöyle der: "Sizin iddia ettiğiniz gibi çıkarsa, benim inancımdan dolayı bir zararım bir riskim var mı? Ama benim dediğim gibi çıkarsa (ki çıkacaktır) sizin Allah katında haliniz ne olacak? Bakın şimdiden ben ileride riski olmayan bir hayat yaşıyorum. Ama siz ise büyük bir risk içindesiniz."

Bir güzel sözde ise; "O’nu (Allah’ı) bulan neyi kaybeder. O’nu (Allah’ı) kaybeden neyi kazanır?" denilmiştir.

Allah Resul'ünün (S.A.V) dualarından birisi de şuydu: "Allah’ım, Senin verdiğini engelleyebilecek, Senin vermediğini de verebilecek hiçbir kimse yoktur." ( Buhari )

Rabbimiz verdiği kulları arasına alsın bizleri!...

(Önümüzdeki hafta "Neden geldik" sorusunu ele alacağız inşallah)

Vesselam...

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner156

banner155