Hayatımızda temel ölçü; Elçi (sav)…

Yaşamın tartışılmaz rehberi; ahir zaman peygamberi (sav)…

Onu her daim yakından tanımak ve takip etmek zorundayız… Ona tabi olmadan tabii ki Müslüman olunmaz…

Onunla olan konumumuzu Kur’an nasıl ifade ediyor?

‘’Peygamber müminlere kendi canlarından daha yakındır.’’ (Azhab,6)

O bize öz nefsimizden bile daha evla… Her şeyden vazgeçebiliriz ama ondan asla… O bizim vazgeçilmezimiz… Olmazsa olmazımız… O en sevgili… Onsuz yaşamlar merduttur…

Bizim nezdimizde O budur… Peki, onun katında biz neyiz?

Onun bize olan ilgisini Kur’an-ı Kerim beyan ediyor…

‘’Andolsun ki, içinizden size, sıkıntıya uğramanız kendisine ağır gelen, size düşkün, müminlere şefkatli ve merhametli bir peygamber gelmiştir.’’ (Tevbe,128)

Rauf ve rahim bir rasul…

Bize bizden daha düşkün bir peygamber…

Üstümüze titreyen naif bir yürek… Şefkatli bir el… Hassas bir vicdan…

Kendi dilinden bu durumu şöyle ifade ediyordu…

‘’Hiç şüphesiz ben size bir babanın evlatlarına olan durumu gibiyim.’’

Daha da ötesi şu hadis-i şerifte saklı…

‘’Benim ve sizin benzeriniz, ateş yakan ve ateşine kelebek ve çekirgeler düşmeye başlayınca onları ateşten kurtarmaya çalışan kimse gibidir. Ben sizi ateşe düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Oysa siz benim elimden kurtulmaya çalışıyorsunuz.’’

Onun (sav) önceliği ümmeti idi… Onlar için gözyaşı döküyordu… ‘’ Ümmetim, ümmetim ‘’ diyerek için için Rabbine yalvarıyordu…

Allah (cc) Cebrail’i gönderiyor…

‘’ Ey Cebrail, Muhammed’e git ve şunu söyle: ‘’Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz.’’

Evet, O (sav) bize ne kadar düşkün olduğu ortada…

Peki, biz Ona (sav) ne kadar düşkünüz? Ya da Onun(sav) öncelikleri ile bizimkiler örtüşüyor mu?

Onun (sav) ümmeti olarak nelerin derdine düştük?

Düşkünü olduğumuz dünya bizi ona uzak düşürdü… Ve şimdi daha iyi anlıyoruz, bu ümmetin içine düştüğü sefalet ve esaretin gerçek nedenini…

Nasıl bir derde düştük ki ne dava derdi ne de ukba kaygısı kaldı…

Birbirine düşkün olması gereken kardeşler de birbirine düştü…

Ne acıdır ki, dünyanın peşine düşen ve birbirine düşen biz Müslümanların rüzgârı ve ruhu gitti…

Şimdi anlıyoruz değil mi, bu ümmet bu hale niçin düştü?

Ümmetin acziyet ve ataleti bir sonuçtur… Çığır açamayışımız, düştüğümüz çukurdan çıkamayışımız kendimizi kaptırdığımız arzular değil mi?

Arzularımızı O (sav)’nun getirdiklerine tabi kılmadıkça, ondan sayılamayacağımızı da biliyoruz…

O halde Onun (sav) mirasına, misyonuna, mesajına sadık mıyız?

Onun (sav) şeriatına, sünnetine, siretine düşkün müyüz?

Onun (sav) güzel örnekliğini, yüce ahlakını, adil duruşunu, emin kimliğini, nebevi çizgisini bu çağa taşıma çağrısına açık mıyız?

O (sav) asla kendisi için yaşamadı… Hep ötekiler için yaşadı… Yaşamak için de yaşamadı, yaşatmak için yaşadı…

‘’(Rasülüm!) Onlar iman etmiyorlar diye neredeyse kendine kıyacaksın.’’ (Şuara,3)

Cahiliye üzere ölen her bir insan için adeta o da ölüp ölüp diriliyordu…

Bir kişinin dirilişine vesile olmak tüm insanlığı diriltmek gibiydi…

O âlemlere rahmetti… (sav)…

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.