Önceleri şehirlerin ana caddelerinde zenginlerin evleri ve işyerleri vardı. Şehre giden insanlar bu yerleri örnek alır ve bir gün sahip olmanın hayalini kurarlardı. Şimdi zenginler-yağmacılar şehri terk ettiler. Evlerini şehre uzak yerlere taşıdılar. İşyerlerini ucuz işgücünün bulunduğu yerlere götürdüler. Şehre davet edilen insanların geride akalan arazilerini şimdi yok pahasına satın alıyorlar. Hayvancılığı- Tarım'ı bırakın, Fabrika'da çalışın dedikleri insanların yerine geçip çiftlikler kuruyor, hayvancılık yapıyorlar...

***

İstanbul başta olmak üzere tüm şehirlerin gelişmişlik ölçüsü; kule binalar ve AVMler oldu.
Şehirlerin yeni kimliği bunlar üzerinden tanımlanıyor.
Az katlı binalar ve AVMler olmaması şehrin geri kalmışlığına atfediliyor.
Cumhuriyet tarihi insanları şehirlere yığarak en büyük kötülüğü yaptı.
Şimdi gelenler çoğalıyor ve geri dönemiyorlar.
Gelenler zenginleşiyor, kazandıklarını yatırıma dönüştürmeye çalışıyorlar.
Yeni devlet politikası her bir ilçeyi, köyü mamur kılabilmek, insanlar için cazip kılmaktır.
Bir araya toplayıp- yığarak hizmeti kolay götürdüğünü düşünebilir ama insanı bir aletten- eşyadan farksız konuma iterek değersizleştirmektedirler. Ve dahi yok etmektedirler...
***
Ankara'nın Logosu...
Bir şehre gittiğinizde ilk dikkat çeken şeylerden biri Şehrin resmedildiği
belediye logolarıdır.
Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin Hitit Güneşi yerine kullanmak için yaptırdığı amblemler şehre yakışmayacak şekilde estetikten yoksun, basit, derinliği bulunmayan, baştan savma durumda bulunmaktadırlar.
İslam şehri olmasına atfen yapılan logoya hemen minare eklemek, hilal ve yıldızı sıkıştırmak, bozkırın ortasındaki bir şehre mavi rengi esas alarak logo yapmak muhafakazar belediyeciliğin basitliğini gösteriyor.
Ankara Kedisi figürüyle bir şehir amblemi tasarlamak ise ayrı bir garabet...
Melih Gökçek'ten sonra seçilecek başkanın ilk işi bu logoları değiştirmek olmalı...

***
Bir şehirde yaşamak ile bir şehri yaşamak farklıdır.
Şehirde yaşayanlar sadece şehrin bedenini yaşarlar.
Şehri yaşayanlar şehrin hem beden hem de ruhunu yaşarlar.
Mekkede- Kabede yaşamak değil, Mekkeyi- Kabeyi yaşamak lazım...

***
Kıyıdaki İzmir...
Kıyıya sıkışmış...
Önünde deniz...
Arka mahalle- arka şehir onları kabul etmiyor...
Anadolu'ya ait değiller...
Önlerinde deniz gidemiyorlar...
Bu sıkışmışlık- daralmışlık içinde kaotik ruh- aklı yaşıyorlar.
Kimlik krizini yaşıyorlar...
Doğulu mu Batılı mı?
Türkiyeli mi Avrupalı mı?
Ne olduklarını, nereye ait olduklarını bilmiyorlar...
İzmir'de yaşam ayakta yaşanıyor.
Deniz kenarında, meydanlarda, geniş alanlarda oturmak için imkanlar yok.
Sürekli ayakta kalacak, yürüyecek, duracak ve tekrar yürüyeceksiniz...
Ve İzmir'de insanlar galiba ayakta ölüyorlar.
***
Şehir tüm sesleri yok etmişti.
Önce insan sesini…
Sonra hayvanların…
Doğanın…
Denizin…
Susturdu şehir her şeyi...
İnsanları sadece kendisini dinlesin istedi.
Fondan gelen şehir sesinden bir şey anlaşılmıyordu.
Zaten her şeyi anlaşılmayacak zeminde inşa ediyordu.
En önemlisi isyanın sesini bastırmıştı.
İtiraz edenlerin sesini yok etti.
Onları aldı; okşadı, sevmiş gibi yaptı sonra da kendisine benzetti.
Bir süre sonra görüldü ki isyanın sesi kısılmış.

***
Bakmakla doyulmayan ev, Kabe...
Bakmaya doyulmayan şehir, İstanbul...

***

Beydağı Malatya'ya girerken insanı ilk selamlayan oluyor.
Yalnız vahşi TOKİZM ideolojisi Beydağı'nı da kirletti.
Dağ ile bütünleşen evler değil dağı işgal eden evler ön plana geliyor.
Zaten yüksek olan dağa yüksek konutlar yapıldı.
Yüksek olan yere yüksek binalar dikmek bitmek tükenmek bilmeyen rantımızın ürünü...
O güzelim dağa kondurulmuş kazık gibi duran, hiçbir estetiği olmayan konutlar ile temiz olan yerler de kirletiliyor.
O meşhur bilimsellik- sosyoloji- psikoloji nedense kar ideolojisinin yanında esamesi okunmuyor.
***
İnsanımızın şehirleşmeden tek anladığı şey; şehri yüksek katlı işyerleri ve evler ile donatmak...
Gelişmişlik ölçümüz onlarca katlı yerler inşa etmek... 3. dünyalı, kompleksli insanımızın yaklaşımı bu...
Çok katlı binalar ile diğer medeniyetlerle yarış yapıyoruz.
Evler- işyerleri çok katlı oldukça yaşanabilir, insani olmaktan çıkıyor.
En çokta diğer ev ve işyerlerinin güneşini, gökyüzünü, havasını çalıyor.
Yüksek katlı mekân demek şehirden, insandan çalınmış toprak, gökyüzü, hava ve güneş demek...

***

Organik Müslüman Şehirler inşa etmeliyiz.

Organik Müslüman şehir;
İnsan- Hayvan ve Bitkilerin bir arada yaşadığı şehirdir.

Modernist Şehir'de insanlar kendilerinin kontrolü dışında olan hiçbir şeye müsaade etmiyorlar.

En çok kontrol ettiklerini zannettikleri ise çok sevdikleri eşyalarıdır.

Eşya'ya hükmettiklerini zannederler ama aslında Eşya onlara hükmeder.

Hayvan ve Bitkiler ise insana hükmetmek istemez,
hizmet ve hürmet etmek isterler.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.