Seçim geldi ya. Yine iman ölçücüler ortaya çıktı. Dabbe gibi saklandıkları yerden fırlayıp insanların imanlarının nasıl zayi olduğunu söylüyorlar. 
Bu kafaya göre oy kullanan müşrik oluyor. Hatta sandığa dokunmak "hubel"in önünde secde etmek gibiymiş. 
Tevhidi anla, namaz kıl, hac yap, davet peşinde koş, sadaka ver, sana iman kardeşi olarak bakması için yetmiyor. Mihenk taşı oldu, oy kullanıp kullanmamak. 
Bir analiz yapmaktan bile aciz olan bu tiplerin ümmet anlayışları yok. Üç-beş kişilik gruplar kendi aralarında biraraya gelip meal okur, hüküm verir, devlet yıkar, devlet kurar. 
Vekilleri Allah. Sırtlarını Allah'a dayamışlar. Kendileri kurtulmuş, gerisi yansın-bitsin-kül olsun misali. Kendileri bencil birer faşist ya, haşa Allah'ı da faşist sanıyorlar. 
Düğünlere, taziyelere gitmeyen, davetlere icabet etmeyen tipler de var. Çünkü hepsi ve herkes müşrikçe ve müşriktir. Sonrada bu kafayla fitneyi yeryüzünden kaldırıp, islam cihan hakimiyetini kuracaklar..!
Oysa oy veren herkesi sistemin destekçisi olarak görmek tek kelimeyle tekfirciliktir. Ötesi insan harcamaktır. Daha da ötesi niyet memurluğuna soyunmaktır. 
Oy kullanmak "niyete göre" tevhide aykırı bir durum değildir. Doğru bazen şirk veya haram olabilir, buna birşey dediğimiz yok. Lakin bazen de farzdır, vaciptir. Mekruh veya mendup olacağı zamanlar da vardır. Bazen de sadece caizdir. Bu, bölgeden bölgeye, ülkeden ülkeye, zamandan zamana değişebilir.
Reddetmek ve tekfir etmek ise kolaycılıktır. Zor olan insanlara ufuk açacak söylemler geliştirmektir. Kesip atmak bir sanat değildir. Asıl sanat, insanların ilgilerini, vazgeçilmezlerini doğru ve meşru bir alana getirecek yorumu ortaya koymaktır. Yani hayat verecek işler, ölüm ve yıkım vadeden öncüllerden her zaman hayırlıdır..!
Hz.Peygamberin kendisine yapılan Mekke'nin emirliği teklifini reddetmesi, yönetimden çok insan kazanmayı önceliyor olmasındandır. Yoksa o zamanlar günümüz şartlarında olduğu gibi müslümanlara iyi davranacak birisi ile kötü muamele edecek birisi gibi, ortada seçimle belli olan bir emirliğin sözkonusu olduğu bir sistem olsaydı, Hz.Peygamber bu seçime katılıp, müslümanlara iyi muamele edecek adayı tercih ederdi. Bunu Habeş Kralı olan Necaşi'yi, Mekke düzeni hakimi olan Ebu Cehil'e tercih etmesinden anlıyoruz. O zamanın seçimi de böyleydi. Oysa ikisi de küfür düzenlerin hakimleriydi..!
Burada mantık, müslümanların gayri islami ilkelerle bir mücadele ortaya koyan partilere gerçek çözümcü bir olgu olarak bakmaması, bilakis realiteye kör olmamak adına ya da gündemin dışına çıkarılıp, vasıfsız bir manaya düşmeyecek perspektifi ortaya koymaları için olmalıdır. 
Mevcut iç ve  dış konjoktürün içinde bulunduğu aciliyet durumuna göre de, olaya kayıtsız kalınmaması, hayat bahşeden islami mefkuremizin gerekliliği sebebiyledir. 
Bu tıpkı müslümanlara hayat hakkı tanıyan Necaşi'nin, müslümanların hayat hakkını ellerinden alacak varsayımlara karşı, yönetimde kalınmasına destek olmak gibi bir şeydir. 
Tıpkı Firavun'un zulmünden dolayı Musa(as)'ın, İsrailoğullarını Mısır'dan çıkarışı gibi. 
Peki ya Firavun zulmeden biri olmasaydı ne olacaktı? 
Olayı hiç tersten okuduk mu? 
Musa(as) yine Mısır'dan çıkacak mıydı? 
Kıyası neye göre yapıyoruz? 
Mekkeli müşrikler, müslümanlara zulmetmeseydi, müslümanlar Medine’ye hicret eder miydi? 
Bunlara çok yönlü cevaplar vermek zorundayız. 
Doğru tercih Ebu Talib miydi yoksa Ebu Cehil miydi? 
Necaşi'nin ülkesi mi yaşanmaya daha elverişlidir, yoksa Taif'in merhametsiz sahipleri mi? 
Elbette ki doğru olan kendi davet ve tebliğ çalışmasına engel olmayanı tercih etmekti. Üstelik tercih yapılanın müslüman olmasına da gerek yok. Adil olsun, ifade hürriyeti, tebliğ ve davet özgürlüğü versin yeter.
Artık bu anlamsız, fikirsiz, kısır kalmış ve insanların sorunlarına bir çözüm ortaya koyamayan harici zihniyetin işe yaramazlığını anlamamız gerekiyor. 
Unutmamalıyız ki, tercihini hala küfür bir düzenin mümessili olan kafir bir Necaşi'nin yanında kullananlarla, iman ettikten sonra da küfür kanunlarla ülkesini idare etmeye devam eden müslüman olmuş bir Necaşi'nin imanının kabul gördüğü, cevaz aldığı bir olguyu iyi anlamamız gerekiyor. 
Firavun'un yanında, gayri islami kanunlarla temsil ettiği görevini ifa eden 'imanını gizleyen adamın' misali gibi, imanı kabul görmüş bir pratiği de anlamamız gerekiyor. 
Yoksa kısır döngüler içinde hayatı olması gerekenden çok daha fazla kendisine sınırlamış, böylece yaşanmaz hale getirmiş oluruz. 
Velhasıl tüm bunları yaparken, gayri islami düzenlerin bir parçası olmamak ve küfür düzenlerin savunucusu konumuna gelmemek gerektiği şerhini de ortaya koymadan geçemeyiz. Tağuti tüm düzenler müslümanlara ne kadar iyi muamelede bulunurlarsa bulunsunlar, müslümanlar adalet merkezli meşru bir düzenin yerleşmesi mücadelesinden asla vazgeçemezler. Mantık, pratikleri anlamadaki çeşitliliktedir. Yoksa Allah'ın modeli ile insanların modelini karşılaştırma sözkonusu bile olmamalıdır.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner156

banner155