“Önce söz vardı” diye başlarlar dünyanın yaratılışına dair fikir yürütenlerin felsefecilerin bir kısmı.  “Hayır önce suküt yaratıldı” derler diğerleri. Aslında iki grup da haksız değildir, herkes kendi mizacından okur dünyayı. Yaşama değer katan kimi zaman “söz” kimi zaman “suküt” dur. Bize kalırsa söz, insanlarla;  suküt  ise yaratıcı ile  iletişimimizin vasıtalarıdır.  

Birde “ses” den bahseder ilahi kelam. Dünyanın yok oluşunun ve tekrar dirilişin habercisi olan korkunçses! Hak ve hakikate kulak tıkayan insanoğluna verilecek en makul ceza. Evrenin  nasıl yaratıldığından çok nasıl yok edileceği ve başımıza nelerin geleceğini bilgisinin önemsenmesini salık veren bilgi ye göre İsrafil’in üfleyeceği borudan çıkan ilk sesin korkunçluğuyla - Allah’ın istisna ettikleri hariç- yeryüzü ve gökyüzündeki her şeyin yerle bir olacağı…İkincisiyle iseyeniden diriltilip korku ve endişe içinde koşarak hesap vermeye gideceğimiz gerçeği (Zümer 39/68).

İşte ölümlerin bile bize yeterince anlatamadığı dünyanın tek gerçekliği budur! Yaptıklarımızın hesabını en ufak bir haksızlığa uğramadan vereceğimiz o gün için yaşamak.

Ve Rabbimizin bu gerçekliği insanların dünyada iken anlaması ve düşünmesi, kendini hesaba çekmesi için hediye ettiği bazı zamanları vardır. Özeldir bu zamanlar, tıpkı bir tohumun toprağın en verimli olduğu yağmurun güneşin onu bereketlendiği zamanlarda ekilmesi gibidir. Çiftçiler bilir,doğru zamanda ekersen verim alırsın.

“Elde kalan bu kadarcık tohumu yani ömrünün geriye kalan senelerini iyi ek, iyi harca ki şu iki nefeslik ömürden iyi bir ömür elde edesin” der Mevlana.

Mübarek üç aylar, bu mevsimi her sene yeniden yaşamamız ve tohum ekmemiz için Rabbimizin bize verdiği lütuflardandır.  İçerisinde kendimizle baş başa kalarak Rabbimize iltica edeceğimiz ve Ondan bağışlanma dileyeceğimiz özel zamanlar! İşte burada sözden ve sesden çok suküta ihtiyacımız vardır. Suküta;  yani hızla geçen ömrümüzün akışına dur demeye, insanlardan uzaklaşmaya, dünya nimetlerine perhiz yapmaya, geçmişimizi sorgulamaya, gelecekte bizi bekleyen yaşamı düşünmeye ve Ona sığınmaya af dilenmeye olan ihtiyacımız.

Bu gece  şaban ayının 15. Gecesini idrak edeceğimiz  Berat gecesi…

Müslümanlar olarak Allah resulünden (sas)  aldığımız müjdeyle günah yüklerimizden kurtulup Allah’ın bağışlamasına ve affına mazhar olacağımızı umut ettiğimiz bir gece.

İnsanız biz! Hata ile kusur ile malul bir yaratığız. Adem babamız ve Havva annemizden itibaren hata yapanlarımızın hikayeleriyle doludur geçmişimiz. Ama hatadan dönersek, kendimizi yaratıcıya affettirirsek insanların en hayırlısı olabileceğimiz müjdesininde muhatabıyız.

Bu gecenin feyzi ve bereketiyle ilgili bilgileri birbirimizle paylaşmak yerine,  yalnızca kendimizle baş başa kalalım.İmam Gazalinin öğüdünü tutalım.Şöyle diyor mütefekkirimiz; “ Farzet ki ömrün dolmuş fakat sen Allah’a yalvarmış yakarmış ondan bir gün daha vermesini istemişsin ve o gün sana verilmiş; İşte şu an sen sana verilmiş o cabadan son bir günün içinde bulunuyorsun; o gün ne yapacak isen bundan sonra her gün onu yap ve yaşa!”

Bunu yapabilmek söylenildiği kadar kolay değildir elbet. Her günü bir öncekinin tekrarıymış gibi görmek en büyük yanılgımızdır. “aynı ırmaktan iki kere yıkanılmaz” diye bir kelamı kibar vardır. Yani insan aynı nehire ikinci kez girdiğinde üzerinden akan aynı su değildir. Dolayısıyla biz de bir önceki güne göre daha farklıyız. Nasıl her sene tabiat değişerek tekrarlanıyorsa bizim hayatımız da böyledir.Bu farklılığı farkedebilmek için düşünmek tefekkür etmek ve daha güzelinin nasip olması için dua etmek gerekir.

Bu gece bize bir hap içermiş gibi verilen reçetelerden uzak duralım mesela. Bilmem kaç rekat namaz kılarken onları saymak yerine dakikalarca secdede kalalım ve  Rabbimize soralım; bizi  değerli görüp yarattığı ve dünyaya değer katmamızı istediği yeteneğimiz  nedir?  Bu kabiliyetimizi O’nun yolunda harcayacak tüketebiliyor muyuz? O’nu ne kadar hatırlıyor ve ne kadar hatırlatıyoruz? O’nun sevgisi,  O’nu sevenlerin sevgisi ve O’nun sevdiklerinin sevgisine kalbimizde ne kadar yer veriyoruz? Dünyada yiyecek bulamadığı için ölümle burun buruna gelen milyonlarca insan varken teknolojinin ve ilerlemenin bize sunduğu konfordan ve refahtan ne kadar pay alıyoruz? Elimizdekinin ne kadarını ihtiyaç sahipleriyle paylaşıyoruz?

Kalbimizi, zihnimizi, fikrimizi bize dayatılan beşeri bilgilerden ve imkanlardan ne kadar uzaklaştırabiliyoruz? O’nun kelamına ve resulünün yaşantısına ne ölçüde yer veriyoruz? Kalbimizin sesine kulak verip çağdaş hurafelerden uzaklaşabiliyormuyuz? Kalbimizi, zihnimizi ve bedenimizi bu dünyanın nimetlerinden hicret ettirebiliyor muyuz?

Ve kalkıp dakikalarca kıyama duralım, ta ki beratımızı (kurtuluş fermanımızı) alana kadar.

 “Allahım sen affedicisin, affı seversin bizleri affet”.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.
Avatar
Münire Dayan 2019-04-19 15:04:13

Allah razı olsun Fatıma hocamızdan yazılarına zevkle okuyoruz istifade etmeye çalışıyoruz başarıların daim olsun eline emeyine sağlık

banner195

banner194